9 Ekim 2013 Çarşamba

'Artık sizi 50 dakika dinleyecek nesil yok'

İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet, üniversitenin yeni akademik açılış yılı töreninde yaptığı konuşmada, akademisyenlere seslenerek, “Lütfen dersleri kısa tutun, artık karşınızda 50 dakika sizi dinleyecek nesil yok.” uyarısında bulundu.

İstanbul Üniversitesi (İÜ) 2013-2014 akademik yılı, düzenlenen törenle başladı. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Ord. Prof. Dr. Cemil Bilsel Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen programa İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet, akademisyenler ve öğrenciler katıldı. Saygı duruşu ve İstiklâl Marşı’nın okunmasıyla başlayan törende, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün gönderdiği açılış mesajı da okundu. Açılış konuşmasını yapan Söylet, “Bu yıl açılışımızı üniversitelerin ne kadar önemli işlevlere sahip olduklarını bir kez daha hatırlatacak olan ‘Sorumluyuz Hepimiz’ sloganıyla yapıyoruz.” dedi. Üniversitelerin kapalı duvarlar ardında sadece bilgi üreten kurumlar olarak kalmaması gerektiğini söyleyen İÜ Rektörü Söylet, lobiciliğin ayıp olmadığını, demokrasinin gereği olduğunu belirtti. “Ağlamayana meme vermezler. Üniversiteniz için bağlantılarınızı kullanın, lobicilik yapın.” diyen Yunus Söylet, akademisyenlere şu ricada bulundu: “Sayın hocalarım, sizlere sesleniyorum, rica ediyorum, hatta yalvarıyorum. Bu çocukların dilinden anlayın. Fedakârlık yapın ders vakitlerinden, onlara bilgeliğinizden faydalandırın. Arkadaşlar, artık 40-50 dakika ders dinleyecek nesil yok karşınızda.” Üniversitelerin akademik özgürlüğe sahip, şeffaf ve topluma hesap verebilir olması gerektiğini ifade eden Söylet, üniversitelerin toplumun her konudaki sıkıntılarının paydaşı ve toplumun önünü açan öncü kurumlar olması gerektiğini vurguladı. Söylet, konuşmasına su sözlerle devam etti: “2009 yılından itibaren İstanbul Üniversitesi’nde başlayan değişim hızla devam ediyor. Üreten, araştırmacı, girişimci, paylaşımcı, öğrenci odaklı ve yaşam boyu öğrenim felsefesi ile geçen dört yıllık süreç içinde birçok önemli projeye imza atan İstanbul Üniversitesi, dünyanın sayılı ‘marka’ üniversitelerinden biri haline gelmiştir.” Rektör, sözlerine, “Gönüller yapmaya geldik.” diyerek Yunus Emre’den dizelerle son verdi. Tören ise eski bir İÜ Devlet Konservatuvarı öğrencisi olan Fatih Erkoç’un sahne almasıyla sona erdi.



10 Eylül 2013 Salı

Öğretmen kalitesi

Zaman zaman atanmak isteyen öğretmen adaylarından elektronik mektuplar geliyor. Aralarında örgütlenip sosyal medyada kampanya yürütenler de var.

Genellikle herhangi bir branşta atama talep eden eğitim fakültesi mezunları. Bizlerden her branşta öğretmen istihdamı planlaması yapan bir bakanlık varken, "şu branşa daha fazla öğretmen alın" dememiz bekleniyor. Tuhaflık, böyle bir desteğin köşe yazarlarından beklenmesinde değil, öğretmen adaylarının kamuoyu baskısı ile kendi branşlarından daha fazla öğretmenin istihdam edilebileceğini düşünmelerinde. Okulların hangi branşta ne kadar öğretmen istihdam etmesi gerektiğine, ancak eğitim planlaması yapanlar karar verebilirler. Bu planlama ile ilgili bir sorun varsa, o zaman onu dile getirmeleri gerekmez mi?

Eğitim konusunda yazdığım son birkaç yazıya, özellikle eğitim camiasından şaşırtıcı tepkiler aldım. Öğretmenler çok büyük bir camia. Nisbeten örgütlü sayılırlar. Doğal olarak kimse bu etkili kamuoyunu karşısına almak istemiyor. Çocuklarınızı emanet ettiğiniz insanlara saygı göstermek zorundasınız. Siyasî partiler için, dikkate alınması gereken bir baskı grubu oluşturuyorlar. Ekonomik açıdan orta sınıfı temsil ediyorlar. Öğretmenlik mesleğinin ne kadar kutsal olduğuna dair, güçlü bir edebiyat  mevcut. Bu yüzden eğitim sistemine yönelik eleştirilerde bulunurken, öğretmenleri dışarıda tutmanız gerekiyor. O zaman da eğitim sistemini düzeltme imkânını yüzde 90 nisbetinde peşinen dışarıda bırakmış oluyorsunuz. Atanma talebinde bulunan öğretmen adaylarının okulları, eski kamu işletmeleri gibi istihdam kapısı olarak görmeleri bu mesleğin algısında bir yanlışlık olduğuna dair kuvvetli bir işaret.

Eğitim sistemini adam edemiyoruz. Kendi kendimizi kandırmayalım. Eğitimin özellikle niteliğine dair istatistiklerde dünyanın oldukça gerisindeyiz. Millî Eğitim Bakanlığı, çevresini değiştiremeyince saçlarını değiştiren kadınlar gibi, reform yaptım dediğinde sadece sınav sistemini değiştiriyor. Sınavları kaldıracağız derken, çareyi daha fazla sınavda buluyor. Merkezîleşen sınav sistemi, bütün eğitim düzenini kendisine uyum sağlamaya zorluyor. Sadece merkezî sınav sistemi içinde testlerde sorulabilecek soruları kapsayan bir müfredat karabasan gibi öğrencilerin üzerine çöküyor. Merkezî sınav sistemi ile ölçemeyeceğiniz için öğrencilere dili anlama ve konuşma yeteneği kazandırmak yerine yabancı dillerin gramer kuralları ezberletiliyor; böylece dil öğretmekten peşinen vazgeçiyorsunuz. Edebî zevkler, soyut işlem yeteneği, kültür aktarımı, sanat becerileri testlerin arasına girebildiği kadar eğitimin ilgi alanında kalıyor. Okul sistemi, bu işin altından kalkamadığı için dershaneler cari sistemin asıl yükünü omuzluyor. Okullar öğrencilerin muayyen saatlerde terbiye edildikleri hapishanelere, öğretmenler de sadece disiplini sağlamakla görevli gardiyanlara dönüşüyor. Bu son söylediğime gelen tepkilerden, öğretmenlerin bu rolü içselleştirdiği anlaşılıyor.

Eğitim ve öğretimi amacından uzaklaştıran merkezî sınav sistemi olduğuna göre, o zaman yiğidi düştüğü yerden kaldırmak için şu soruyu sormamız lâzım: Sınavları neden merkezî bir sistem içinde yapıyoruz? Bu sorunun tek doğru cevabı var: Çünkü, öğretmenlerimizin yaptığı sınavlara ve verdikleri notlara güvenmiyoruz. Dünyada genel kural olarak geçiş sistemleri, not ortalamalarına göre belirleniyor. Nitekim artık YÖK, liseyi yurtdışında bitirenlerin sadece karne notlarına göre Türk üniversitelerine kayıt olacakları bir düzenlemeyi benimsedi. Dünyada not ortalaması, bizim yaptığımız merkezî sınav puanı yerine geçiyor. Biz de aynısını yapabilir miyiz? Yakın zamana kadar uygulanan ortaöğretim başarı puanının üniversite giriş puanına belirli bir ağırlıkla eklenmesinin yol açtığı yaygın istismarlar; tecrübe ederek yapamayacağımızı gösterdi.  Öğretmenler iki açıdan sınıfta kaldılar. Birincisi objektif ölçme-değerlendirme yetenekleri, ikincisi not verirken uydukları etik prensipler. Bakanlığın ortaöğretime geçiş sisteminde müracaat edeceği % 30'luk "kanaat notu" uygulaması, peşinen bütün eleştirilerin merkezine yerleşmiş durumda.

Türkiye'nin eğitim sorunu, aslında bir öğretmen kalitesi sorunu. Bu hükme kızan öğretmenlere hemen bir soru soralım: Kendi branşınızla ilgili en son ne zaman bir kitap okudunuz?