Eğitim reformlarında öncelik hangi alanlara verilmelidir? Cevabı basit, hangi alanda yatırım yapıldığında eğitim kalitesi, dolaylı olarak öğrenci başarısı artıyorsa öncelik oraya verilmelidir.
Diğer bir deyişle eğitim-öğretimin kalbinde ne/kimler bulunuyorsa reformlarda, stratejilerde, planlarda öncelik o/onlar olmalıdır. Araştırmalar, öğrencilerin okul başarılarının artmasında en etkili faktör olarak öğretmenleri gösterdiği halde günümüz eğitim politikalarında ne yazık ki öğretmenlerin mesleki gelişimine yeterince önem verilmiyor ya da önem verildiği zannediliyor. Öğretmenlerin yetkinliğinin artırılması standartlara bağlandığı halde öğretmenler bu standartlar doğrultusunda yetiştirilmiyorlar. Standartlara dayalı eğitim kalitesinin artırılması öğretmenlerin konu alan bilgisi ve bu bilginin öğretilmesi için gerekli olan pedagojik ve pedagojik alan bilgilerinin artırılmasına bağlıdır. Bu da öğretmenler için düzenlenen etkili profesyonel gelişim kurslarına bağlıdır. Etkili kurslar ise düzenli, uzun süreli, yoğun, öğretmenlerin aktif olduğu, okul ya da sınıf ortamında uygulaması yapılan, öğretmenlerin ihtiyaçlarına göre şekillenen, konu bilgisini artırmaya odaklı, kolay yürütülebilir ve kolektif katılımın olduğu kurslardır.
Öğretmenlerin profesyonel gelişiminden anlaşılan, öğretmenlerin sınıflarında daha aktif olmalarını sağlayıp, eğitim-öğretim stratejilerini daha fazla ve daha doğru uygulamalarına yardımcı olmaktır. Öğretmenlerimiz, günlük işlerin yoğunluğundan kendi gelişimlerine fazla vakit ayıramıyorlar. Öğretmenlerin çalışma ortamları çok karmaşık ve toplumun öğretmenlerden beklentileri çok fazladır. Öğretmenler sadece ders anlatmazlar. Okul ve sınıf içi disiplini sağlamadan tutun, öğretim programındaki değişiklikleri takip eder, ölçme ve değerlendirme yapar, okul aile işbirliğini yürütür, rehberlik yapar, nöbet tutar, resmi işlemleri tamamlar vb. Bu perspektiften bakıldığında hayat boyu öğrenmeye en çok öğretmenler ihtiyaç duyarlar. Diğer bir deyişle kendilerini yenilemesi, güncellemesi gerekenler öğretmenlerdir. Fakat eğitim sistemimiz öğretmenleri profesyonel olarak geliştirecek şekilde organize olamamıştır. Ülkemizde aktif olarak öğretmenliğe başlayan öğretmenlerin bundan sonraki gelişimleri, Öğretmen Yetiştirme ve Geliştirme Genel Müdürlüğü (ÖYGGM) tarafından yürütülmektedir. Bugünlerde ‘okul temelli mesleki gelişim modeli' üzerinde çalışan kurum, 2012 yılında yerel ve genel olmak üzere toplam 562 tane kurs planlamış ancak bunların 181 tanesi değişik sebeplerle iptal edilmiştir. Bu kurslar biyomedikal cihazların kalibrasyonu, zihinsel engellilerin eğitimi, özlük mevzuatı gibi faydalı, fakat temel branş öğretmenlerini yetiştirmekten uzak kurslardır. Mesela 2012 yılında fizik öğretmenlerine yönelik üç kurs planlanmış bunlardan ikisi iptal edilmiş ve sadece fizik bilim olimpiyatları danışmanlığı kursu gerçekleştirilmiştir. Matematik, biyoloji, coğrafya dallarında hiç düzenlenmezken; Türk dili ve edebiyatı, kimya ve tarih öğretmenlerini ilgilendiren birer program düzenlenmiştir. Ne yazık ki ülkemiz Avrupa Birliği ülkeleri arasında, öğretmenleri en az profesyonel gelişim kurslarına katılan ülkedir. Avrupa Birliği Eğitim ve Kültür Dairesi destekli, Hollanda Twente Üniversitesi raporuna göre 2007 ve 2008 yıllarını kapsayan 18 aylık süre içinde profesyonel gelişim kursu alan öğretmen sayısında 23 ülke arasında Türkiye en sonda, İspanya birinci sırada yer almıştır. Aynı rapora göre Avusturya'da öğretmenler için düzenlenen programlar % 92 ile kurs ve aktif zümre çalışmaları şeklinde yürütülürken, Türkiye'de programlar % 75 ile seminer ve konferans şeklinde düzenlenmiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı 2011-2014 yılları için hazırladığı stratejik plan içinde öğretmenlerin mesleki gelişimini plan çerçevesine almış fakat sadece öğretmenlerin alması gereken hizmet içi eğitim sayısının en az miktarını belirtmekle yetinmiştir. Bu stratejiye göre her öğretmenin en az beş yılda bir hizmet içi eğitim faaliyetine katılması sağlanacaktır. Yılda en az bir olması bile etkili profesyonel gelişim kursları için yetersiz görülürken, beş yılda en az bir olarak tanımlanmış olması öğretmenlere yönelik çalışmaların merkeze alınmadığını göstermektedir.
Dünyada öğretmenlerin profesyonel gelişimi nasıl yapılmaktadır? Japonya'da ‘‘ders çalışma'' adı altında yürütülen ve birçok araştırmaya konu olan başarılı bir profesyonel gelişim programı vardır. Bir öğretmen dersini özel olarak hazırlar. Bir grup dinleyici öğretmen/araştırmacı, sınıf ortamında öğretmen dersini sunarken hem videoya çekerler hem de ders ile ilgili notlar alırlar. Dersten sonra araştırmacılar, sunulan dersin kuvvetli ve zayıf yönlerini tespit ederler ve dersi sunan öğretmene gerekli dönütlerde bulunurlar. Gerekirse yaptıkları dönütlerin uygulanıp uygulanmadığını kontrol etmek için öğretmeni sınıflarında tekrar dinleyebiliyorlar. Bu program çerçevesinde öğretmenler işbaşında profesyonel destek almakta ve mesleki gelişimleri yakinen takip edilmektedir. Yine Uzakdoğu ülkelerinden Singapur, 1998 yılından itibaren başlattığı ‘‘düşünen okullar, öğrenen millet'' vizyonu çerçevesinde öğretmenlerin profesyonel gelişimini bir plana bağlamıştır. Öğretmenler arasında kurulan bilgi ağı, paylaşma, tartışma ve işbirliği temelleri üzerine oturtulmuştur. Bu program çerçevesinde tecrübeli bir öğretmenin önderliğinde 4-10 kişilik gruplar, 4-12 ay boyunca bir araya gelip dersleri ile ilgili tartışarak soru çözüyorlar. Ulusal üniversite tarafından desteklenen bu program çerçevesinde bir araya gelen öğretmenler, meslektaşları ile çalışma mutfakları oluşturup fikir alışverişinde bulunuyorlar. TIMMS ve PISA sınavlarında üst sıralarda bulunan Finlandiya'da öğretmenler okul vakitlerinin neredeyse yarısını ‘‘ders anlatımı'' dışı etkinliklere ayırıyorlar. Öğleden sonraları bir araya gelen öğretmenler, planlama, strateji ve program geliştirmeyi, öğrencilerle ders dışı aktiviteler ve velilerle işbirliğini bu zaman diliminde birlikte yapıyorlar.
Öğretmenlerimizin profesyonel gelişiminde üniversitelerimize çok görevler düşmektedir. Çünkü desteklenecek ve düzenlenecek programlar sağlam yürütülmüş araştırma sonuçlarına dayandırılmak istenmektedir. Eğitim fakülteleri altında kurulacak eğitim araştırma merkezlerinin yapacakları araştırmalar ve yayımlayacakları raporlar, eğitim alanında reformlar yapmak isteyen politikacılara yön verecektir. Buna paralel olarak Milli Eğitim Bakanlığı ve TÜBİTAK destekli birçok araştırma çağrıları başlatılmıştır. Akademisyenlerimizin bu çağrılara ilgi duymaları ve motive edilmeleri gerekmektedir. Diğer taraftan ÖYGGM tarafından merkezi olarak yürütülen hizmet içi eğitim kursları kademeli olarak üniversitelerin eğitim fakültelerine devredilmelidir. Milli Eğitim Bakanlığı üniversiteleri bu yönü ile destekleyip denetlerse öğretmenlerimiz daha profesyonel ellerde daha etkin bir şekilde yetiştirilmiş ve eğitim fakültelerinin fonksiyonu artırılmış olacaktır.
Sonuç olarak, birincisi, öğretmenlerimiz için uygulanabilir bir profesyonel gelişim modeli bulmalıyız. Özel öğretim kurumlarımızın öğretmenlerini yetiştirme yöntemleri bazı çıkartma ve eklemelerle aranan modele aday olabilir. İkincisi, yapılan hizmet içi eğitim kurslarına standartlar getirilip üniversitelere devredilebilir. Üçüncüsü, öğretmenler haftada bir ya da iki gün öğleden sonra formatör öğretmenlerin ya da zümre başkanlarının gözetiminde okulda çalışma mutfakları oluşturup öğrencileri, okulları ve velileri için çalışmalar yapabilirler.
NURI BALTA
Canik Başarı Üniversitesi
29 Ekim 2013 Salı
9 Ekim 2013 Çarşamba
'Artık sizi 50 dakika dinleyecek nesil yok'
İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet, üniversitenin yeni akademik açılış yılı töreninde yaptığı konuşmada, akademisyenlere seslenerek, “Lütfen dersleri kısa tutun, artık karşınızda 50 dakika sizi dinleyecek nesil yok.” uyarısında bulundu.
İstanbul Üniversitesi (İÜ) 2013-2014 akademik yılı, düzenlenen törenle başladı. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Ord. Prof. Dr. Cemil Bilsel Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen programa İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet, akademisyenler ve öğrenciler katıldı. Saygı duruşu ve İstiklâl Marşı’nın okunmasıyla başlayan törende, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün gönderdiği açılış mesajı da okundu. Açılış konuşmasını yapan Söylet, “Bu yıl açılışımızı üniversitelerin ne kadar önemli işlevlere sahip olduklarını bir kez daha hatırlatacak olan ‘Sorumluyuz Hepimiz’ sloganıyla yapıyoruz.” dedi. Üniversitelerin kapalı duvarlar ardında sadece bilgi üreten kurumlar olarak kalmaması gerektiğini söyleyen İÜ Rektörü Söylet, lobiciliğin ayıp olmadığını, demokrasinin gereği olduğunu belirtti. “Ağlamayana meme vermezler. Üniversiteniz için bağlantılarınızı kullanın, lobicilik yapın.” diyen Yunus Söylet, akademisyenlere şu ricada bulundu: “Sayın hocalarım, sizlere sesleniyorum, rica ediyorum, hatta yalvarıyorum. Bu çocukların dilinden anlayın. Fedakârlık yapın ders vakitlerinden, onlara bilgeliğinizden faydalandırın. Arkadaşlar, artık 40-50 dakika ders dinleyecek nesil yok karşınızda.” Üniversitelerin akademik özgürlüğe sahip, şeffaf ve topluma hesap verebilir olması gerektiğini ifade eden Söylet, üniversitelerin toplumun her konudaki sıkıntılarının paydaşı ve toplumun önünü açan öncü kurumlar olması gerektiğini vurguladı. Söylet, konuşmasına su sözlerle devam etti: “2009 yılından itibaren İstanbul Üniversitesi’nde başlayan değişim hızla devam ediyor. Üreten, araştırmacı, girişimci, paylaşımcı, öğrenci odaklı ve yaşam boyu öğrenim felsefesi ile geçen dört yıllık süreç içinde birçok önemli projeye imza atan İstanbul Üniversitesi, dünyanın sayılı ‘marka’ üniversitelerinden biri haline gelmiştir.” Rektör, sözlerine, “Gönüller yapmaya geldik.” diyerek Yunus Emre’den dizelerle son verdi. Tören ise eski bir İÜ Devlet Konservatuvarı öğrencisi olan Fatih Erkoç’un sahne almasıyla sona erdi.
İstanbul Üniversitesi (İÜ) 2013-2014 akademik yılı, düzenlenen törenle başladı. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Ord. Prof. Dr. Cemil Bilsel Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen programa İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet, akademisyenler ve öğrenciler katıldı. Saygı duruşu ve İstiklâl Marşı’nın okunmasıyla başlayan törende, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün gönderdiği açılış mesajı da okundu. Açılış konuşmasını yapan Söylet, “Bu yıl açılışımızı üniversitelerin ne kadar önemli işlevlere sahip olduklarını bir kez daha hatırlatacak olan ‘Sorumluyuz Hepimiz’ sloganıyla yapıyoruz.” dedi. Üniversitelerin kapalı duvarlar ardında sadece bilgi üreten kurumlar olarak kalmaması gerektiğini söyleyen İÜ Rektörü Söylet, lobiciliğin ayıp olmadığını, demokrasinin gereği olduğunu belirtti. “Ağlamayana meme vermezler. Üniversiteniz için bağlantılarınızı kullanın, lobicilik yapın.” diyen Yunus Söylet, akademisyenlere şu ricada bulundu: “Sayın hocalarım, sizlere sesleniyorum, rica ediyorum, hatta yalvarıyorum. Bu çocukların dilinden anlayın. Fedakârlık yapın ders vakitlerinden, onlara bilgeliğinizden faydalandırın. Arkadaşlar, artık 40-50 dakika ders dinleyecek nesil yok karşınızda.” Üniversitelerin akademik özgürlüğe sahip, şeffaf ve topluma hesap verebilir olması gerektiğini ifade eden Söylet, üniversitelerin toplumun her konudaki sıkıntılarının paydaşı ve toplumun önünü açan öncü kurumlar olması gerektiğini vurguladı. Söylet, konuşmasına su sözlerle devam etti: “2009 yılından itibaren İstanbul Üniversitesi’nde başlayan değişim hızla devam ediyor. Üreten, araştırmacı, girişimci, paylaşımcı, öğrenci odaklı ve yaşam boyu öğrenim felsefesi ile geçen dört yıllık süreç içinde birçok önemli projeye imza atan İstanbul Üniversitesi, dünyanın sayılı ‘marka’ üniversitelerinden biri haline gelmiştir.” Rektör, sözlerine, “Gönüller yapmaya geldik.” diyerek Yunus Emre’den dizelerle son verdi. Tören ise eski bir İÜ Devlet Konservatuvarı öğrencisi olan Fatih Erkoç’un sahne almasıyla sona erdi.
10 Eylül 2013 Salı
Öğretmen kalitesi
Zaman zaman atanmak isteyen öğretmen adaylarından elektronik mektuplar geliyor. Aralarında örgütlenip sosyal medyada kampanya yürütenler de var.
Genellikle herhangi bir branşta atama talep eden eğitim fakültesi mezunları. Bizlerden her branşta öğretmen istihdamı planlaması yapan bir bakanlık varken, "şu branşa daha fazla öğretmen alın" dememiz bekleniyor. Tuhaflık, böyle bir desteğin köşe yazarlarından beklenmesinde değil, öğretmen adaylarının kamuoyu baskısı ile kendi branşlarından daha fazla öğretmenin istihdam edilebileceğini düşünmelerinde. Okulların hangi branşta ne kadar öğretmen istihdam etmesi gerektiğine, ancak eğitim planlaması yapanlar karar verebilirler. Bu planlama ile ilgili bir sorun varsa, o zaman onu dile getirmeleri gerekmez mi?
Eğitim konusunda yazdığım son birkaç yazıya, özellikle eğitim camiasından şaşırtıcı tepkiler aldım. Öğretmenler çok büyük bir camia. Nisbeten örgütlü sayılırlar. Doğal olarak kimse bu etkili kamuoyunu karşısına almak istemiyor. Çocuklarınızı emanet ettiğiniz insanlara saygı göstermek zorundasınız. Siyasî partiler için, dikkate alınması gereken bir baskı grubu oluşturuyorlar. Ekonomik açıdan orta sınıfı temsil ediyorlar. Öğretmenlik mesleğinin ne kadar kutsal olduğuna dair, güçlü bir edebiyat mevcut. Bu yüzden eğitim sistemine yönelik eleştirilerde bulunurken, öğretmenleri dışarıda tutmanız gerekiyor. O zaman da eğitim sistemini düzeltme imkânını yüzde 90 nisbetinde peşinen dışarıda bırakmış oluyorsunuz. Atanma talebinde bulunan öğretmen adaylarının okulları, eski kamu işletmeleri gibi istihdam kapısı olarak görmeleri bu mesleğin algısında bir yanlışlık olduğuna dair kuvvetli bir işaret.
Eğitim sistemini adam edemiyoruz. Kendi kendimizi kandırmayalım. Eğitimin özellikle niteliğine dair istatistiklerde dünyanın oldukça gerisindeyiz. Millî Eğitim Bakanlığı, çevresini değiştiremeyince saçlarını değiştiren kadınlar gibi, reform yaptım dediğinde sadece sınav sistemini değiştiriyor. Sınavları kaldıracağız derken, çareyi daha fazla sınavda buluyor. Merkezîleşen sınav sistemi, bütün eğitim düzenini kendisine uyum sağlamaya zorluyor. Sadece merkezî sınav sistemi içinde testlerde sorulabilecek soruları kapsayan bir müfredat karabasan gibi öğrencilerin üzerine çöküyor. Merkezî sınav sistemi ile ölçemeyeceğiniz için öğrencilere dili anlama ve konuşma yeteneği kazandırmak yerine yabancı dillerin gramer kuralları ezberletiliyor; böylece dil öğretmekten peşinen vazgeçiyorsunuz. Edebî zevkler, soyut işlem yeteneği, kültür aktarımı, sanat becerileri testlerin arasına girebildiği kadar eğitimin ilgi alanında kalıyor. Okul sistemi, bu işin altından kalkamadığı için dershaneler cari sistemin asıl yükünü omuzluyor. Okullar öğrencilerin muayyen saatlerde terbiye edildikleri hapishanelere, öğretmenler de sadece disiplini sağlamakla görevli gardiyanlara dönüşüyor. Bu son söylediğime gelen tepkilerden, öğretmenlerin bu rolü içselleştirdiği anlaşılıyor.
Eğitim ve öğretimi amacından uzaklaştıran merkezî sınav sistemi olduğuna göre, o zaman yiğidi düştüğü yerden kaldırmak için şu soruyu sormamız lâzım: Sınavları neden merkezî bir sistem içinde yapıyoruz? Bu sorunun tek doğru cevabı var: Çünkü, öğretmenlerimizin yaptığı sınavlara ve verdikleri notlara güvenmiyoruz. Dünyada genel kural olarak geçiş sistemleri, not ortalamalarına göre belirleniyor. Nitekim artık YÖK, liseyi yurtdışında bitirenlerin sadece karne notlarına göre Türk üniversitelerine kayıt olacakları bir düzenlemeyi benimsedi. Dünyada not ortalaması, bizim yaptığımız merkezî sınav puanı yerine geçiyor. Biz de aynısını yapabilir miyiz? Yakın zamana kadar uygulanan ortaöğretim başarı puanının üniversite giriş puanına belirli bir ağırlıkla eklenmesinin yol açtığı yaygın istismarlar; tecrübe ederek yapamayacağımızı gösterdi. Öğretmenler iki açıdan sınıfta kaldılar. Birincisi objektif ölçme-değerlendirme yetenekleri, ikincisi not verirken uydukları etik prensipler. Bakanlığın ortaöğretime geçiş sisteminde müracaat edeceği % 30'luk "kanaat notu" uygulaması, peşinen bütün eleştirilerin merkezine yerleşmiş durumda.
Türkiye'nin eğitim sorunu, aslında bir öğretmen kalitesi sorunu. Bu hükme kızan öğretmenlere hemen bir soru soralım: Kendi branşınızla ilgili en son ne zaman bir kitap okudunuz?
Genellikle herhangi bir branşta atama talep eden eğitim fakültesi mezunları. Bizlerden her branşta öğretmen istihdamı planlaması yapan bir bakanlık varken, "şu branşa daha fazla öğretmen alın" dememiz bekleniyor. Tuhaflık, böyle bir desteğin köşe yazarlarından beklenmesinde değil, öğretmen adaylarının kamuoyu baskısı ile kendi branşlarından daha fazla öğretmenin istihdam edilebileceğini düşünmelerinde. Okulların hangi branşta ne kadar öğretmen istihdam etmesi gerektiğine, ancak eğitim planlaması yapanlar karar verebilirler. Bu planlama ile ilgili bir sorun varsa, o zaman onu dile getirmeleri gerekmez mi?
Eğitim konusunda yazdığım son birkaç yazıya, özellikle eğitim camiasından şaşırtıcı tepkiler aldım. Öğretmenler çok büyük bir camia. Nisbeten örgütlü sayılırlar. Doğal olarak kimse bu etkili kamuoyunu karşısına almak istemiyor. Çocuklarınızı emanet ettiğiniz insanlara saygı göstermek zorundasınız. Siyasî partiler için, dikkate alınması gereken bir baskı grubu oluşturuyorlar. Ekonomik açıdan orta sınıfı temsil ediyorlar. Öğretmenlik mesleğinin ne kadar kutsal olduğuna dair, güçlü bir edebiyat mevcut. Bu yüzden eğitim sistemine yönelik eleştirilerde bulunurken, öğretmenleri dışarıda tutmanız gerekiyor. O zaman da eğitim sistemini düzeltme imkânını yüzde 90 nisbetinde peşinen dışarıda bırakmış oluyorsunuz. Atanma talebinde bulunan öğretmen adaylarının okulları, eski kamu işletmeleri gibi istihdam kapısı olarak görmeleri bu mesleğin algısında bir yanlışlık olduğuna dair kuvvetli bir işaret.
Eğitim sistemini adam edemiyoruz. Kendi kendimizi kandırmayalım. Eğitimin özellikle niteliğine dair istatistiklerde dünyanın oldukça gerisindeyiz. Millî Eğitim Bakanlığı, çevresini değiştiremeyince saçlarını değiştiren kadınlar gibi, reform yaptım dediğinde sadece sınav sistemini değiştiriyor. Sınavları kaldıracağız derken, çareyi daha fazla sınavda buluyor. Merkezîleşen sınav sistemi, bütün eğitim düzenini kendisine uyum sağlamaya zorluyor. Sadece merkezî sınav sistemi içinde testlerde sorulabilecek soruları kapsayan bir müfredat karabasan gibi öğrencilerin üzerine çöküyor. Merkezî sınav sistemi ile ölçemeyeceğiniz için öğrencilere dili anlama ve konuşma yeteneği kazandırmak yerine yabancı dillerin gramer kuralları ezberletiliyor; böylece dil öğretmekten peşinen vazgeçiyorsunuz. Edebî zevkler, soyut işlem yeteneği, kültür aktarımı, sanat becerileri testlerin arasına girebildiği kadar eğitimin ilgi alanında kalıyor. Okul sistemi, bu işin altından kalkamadığı için dershaneler cari sistemin asıl yükünü omuzluyor. Okullar öğrencilerin muayyen saatlerde terbiye edildikleri hapishanelere, öğretmenler de sadece disiplini sağlamakla görevli gardiyanlara dönüşüyor. Bu son söylediğime gelen tepkilerden, öğretmenlerin bu rolü içselleştirdiği anlaşılıyor.
Eğitim ve öğretimi amacından uzaklaştıran merkezî sınav sistemi olduğuna göre, o zaman yiğidi düştüğü yerden kaldırmak için şu soruyu sormamız lâzım: Sınavları neden merkezî bir sistem içinde yapıyoruz? Bu sorunun tek doğru cevabı var: Çünkü, öğretmenlerimizin yaptığı sınavlara ve verdikleri notlara güvenmiyoruz. Dünyada genel kural olarak geçiş sistemleri, not ortalamalarına göre belirleniyor. Nitekim artık YÖK, liseyi yurtdışında bitirenlerin sadece karne notlarına göre Türk üniversitelerine kayıt olacakları bir düzenlemeyi benimsedi. Dünyada not ortalaması, bizim yaptığımız merkezî sınav puanı yerine geçiyor. Biz de aynısını yapabilir miyiz? Yakın zamana kadar uygulanan ortaöğretim başarı puanının üniversite giriş puanına belirli bir ağırlıkla eklenmesinin yol açtığı yaygın istismarlar; tecrübe ederek yapamayacağımızı gösterdi. Öğretmenler iki açıdan sınıfta kaldılar. Birincisi objektif ölçme-değerlendirme yetenekleri, ikincisi not verirken uydukları etik prensipler. Bakanlığın ortaöğretime geçiş sisteminde müracaat edeceği % 30'luk "kanaat notu" uygulaması, peşinen bütün eleştirilerin merkezine yerleşmiş durumda.
Türkiye'nin eğitim sorunu, aslında bir öğretmen kalitesi sorunu. Bu hükme kızan öğretmenlere hemen bir soru soralım: Kendi branşınızla ilgili en son ne zaman bir kitap okudunuz?
30 Ağustos 2013 Cuma
Okullarda öğretilemeyen 5 beceri
Çocukların sahip olması gereken, onları daha sakin, daha karakterli, daha mutlu yapan bazı beceriler vardır ki okul, sınıf gibi ortamlarda öğrenmesi çok zordur. Bu tür beceriler mutlaka aile ortamında, çocuk okula başlamadan önce kazandırılmalıdır…
Dinleme: Çocuğun evden getirmesi gereken özelliklerin en önemlilerinden biridir. Bunu kazanmadığı sürece bütün okul hayatında ve sosyal yaşamında başarısız olabilir. Oğlunuza-kızınıza örnek olun ve her söylediğini sanki dünyanın en önemli şeyiymişçesine dinleyin. Boyunun hizasına eğilin, gözlerine bakın ve gerçekten dinleyin.
Eleştirel düşünce: Eğitim sistemimiz malum. Yarış atı robotlar üretiyor. Ancak küçük yaştan itibaren çocuklara sorgulamayı, irdelemeyi, uyarlamayı ve değiştirmeyi, nedenlerini bilmeden kabul etmemeyi, soru sormayı, eleştirmeyi öğretirsek ileride başkaları tarafından yönlendirilip kandırılması, etki altına alınması neredeyse imkânsız hâle gelir. Anahtar soru ‘neden’dir. Sık sık sorun ve onun da size sormasını sağlayın.
Okuma alışkanlığı: Okula gitmeyen çocuk okuyamaz ancak kitaplarla uğraşabilir, resimlerini yorumlayabilir, masal anlatabilir ve dinleyebilir, kendine ait kitapları ve kütüphanesi olabilir. Kitapların sihirli dünyasıyla ne kadar erken yaşta tanışırsa bu beceriyi o kadar erken kazanır.
Kararlılık: Kararlı, mantıklı ve ne istediğini bilen çocuklar her zaman daha mutlu ve başarılıdır. Küçük yaştan itibaren ona seçenek sunun, seçimlerini yapması için cesaretlendirin, ne izleyeceğine, ne giyeceğine, ne oynayacağına kendisinin karar vermesine izin verin.
Ayrıntılar: Eğer küçük şeyleri fark edip bunlardan mutlu olmasını öğretirseniz çocuğunuzun en kötü günleri yaşarken bile mutlu olabilmesini sağlarsınız. Ayrıntıları fark edin ve çocuğunuza gösterin. Güzel bir yemek, toprak kokusu, sımsıkı sarılma, sıcacık güneş, kısa bir yürüyüş, iyi bir film gibi hayatın küçük ayrıntılarını ona gösterin. Kaynak: http://cananne.blogspot.com
Eleştirel düşünce: Eğitim sistemimiz malum. Yarış atı robotlar üretiyor. Ancak küçük yaştan itibaren çocuklara sorgulamayı, irdelemeyi, uyarlamayı ve değiştirmeyi, nedenlerini bilmeden kabul etmemeyi, soru sormayı, eleştirmeyi öğretirsek ileride başkaları tarafından yönlendirilip kandırılması, etki altına alınması neredeyse imkânsız hâle gelir. Anahtar soru ‘neden’dir. Sık sık sorun ve onun da size sormasını sağlayın.
Okuma alışkanlığı: Okula gitmeyen çocuk okuyamaz ancak kitaplarla uğraşabilir, resimlerini yorumlayabilir, masal anlatabilir ve dinleyebilir, kendine ait kitapları ve kütüphanesi olabilir. Kitapların sihirli dünyasıyla ne kadar erken yaşta tanışırsa bu beceriyi o kadar erken kazanır.
Kararlılık: Kararlı, mantıklı ve ne istediğini bilen çocuklar her zaman daha mutlu ve başarılıdır. Küçük yaştan itibaren ona seçenek sunun, seçimlerini yapması için cesaretlendirin, ne izleyeceğine, ne giyeceğine, ne oynayacağına kendisinin karar vermesine izin verin.
Ayrıntılar: Eğer küçük şeyleri fark edip bunlardan mutlu olmasını öğretirseniz çocuğunuzun en kötü günleri yaşarken bile mutlu olabilmesini sağlarsınız. Ayrıntıları fark edin ve çocuğunuza gösterin. Güzel bir yemek, toprak kokusu, sımsıkı sarılma, sıcacık güneş, kısa bir yürüyüş, iyi bir film gibi hayatın küçük ayrıntılarını ona gösterin. Kaynak: http://cananne.blogspot.com
11 Ağustos 2013 Pazar
Eğitimi güçlendirme zamanı
Dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmek için fiziksel ve beşeri altyapıları oluşturmamız gerekiyor. Zira ilk on ülkenin dahil olduğu “süper lig” çok farklı bir lig. Ayrıca, bu lige girmek zor olduğu gibi orada kalmak da zor.
Dünyanın en büyük ekonomileri arasına girmek büyük nüfuslu ülkeler için daha kolay. Örneğin bir milyarın üzerinde nüfusa sahip Çin ya da Hindistan için “süper lig”e çıkmak Türkiye’ye göre daha kolay. Bir buçuk milyar nüfusu olan, yani dünya nüfusunun neredeyse dörtte birini barındıran bir ülke kişi başına 1000 dolarlık bir hasıla sağlasa doğrudan ilk 10 ekonomi arasına giriyor. Çin’de kişi başına gelirin 100 dolar artması Çin ekonomisini 150 milyar dolar büyütüyor.
Nüfusu o kadar büyük olmayan Almanya, Fransa ya da Türkiye gibi ülkelerin ilk on içine girmesi ya da orada kalması için yüksek verimlilik gerekiyor. Nüfusunuz Çin’in yirmide biriyse, kişi başına hasılanız Çin’in on ya da yirmi katı olmazsa ‘süper lig’de olamazsınız. Ekonominiz bu kişi başına hasıla farkını üretebilmek için çok güçlü ve farklı bir altyapıya sahip olmalı. Örneğin,
- Kurumsal yapınız ve devletiniz (hem merkez hem de yerel yönetimler) daha az hantal olmalı: bugün git, yarın gel olmamalı
- Fiziksel altyapınız iyi olmalı,
- Adalet sisteminiz güçlü olmalı
- Finans sektörünüz gelişmiş ve erişilebilir olmalı
- Sağlık sektörünüz gelişmiş ve kapsayıcı olmalı
- Makroekonominiz, devlet bütçeniz sağlam olmalı.
Ancak bunlardan çok daha önemlisi insan gücünüzün kalitesi ya da beşeri sermayenizin gücü. Bu da eğitimle oluyor. Eğitimi sadece okul ile sınırlamak hatalı olabilir ama okulun eğitimin ve en azından teknik insan kalitesinin en önemli girdisini sağladığını söylemek muhtemelen yanlış olmaz. Eğitimin insan gücünüzün kalitesini artırdığını varsayacaksak bunu iki alt unsura ayırabiliriz. Bunlardan birincisi, eğitime ne kadar para harcadığınız, insanınızı ortalama kaç yıl eğittiğiniz gibi şekilsel girdilerdir. İkincisi ise müfredatınızın kalitesidir.
Eğitebiliyor muyuz?: Kaç yıl eğitim veriyoruz?
Birleşmiş Milletler verilerine göre Türkiye’de yetişkinlerin ortalama eğitim gördüğü yıl sayısı 6,5 yıl. Bu rakamı doğru kabul edersek Türkiye’nin orta seviyedeki insanî gelişmişlik seviyesindeki ülkelere eşdeğer olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Güney Kore ve İran gibi ülkelerin yaptığı ataklarla başlangıçlarına göre geldikleri noktanın da gerisindeyiz. Örneğin Güney Kore 1980 ile 2000 yılları arasında ortalama eğitim süresini İsviçre seviyesine yükseltmiş. İran ise Türkiye’nin gerisindeyken ilerisine geçmiş.
Eğitim beklentisi süresinde Türkiye en hızlı gelişmeyi gösteren ülkeler arasında. 1980’lerde eğitimine başlayan bir çocuk, ortalama 8 yıl civarında eğitim almayı umarken bugün 13 yıla ulaşmış Türkiye. Bu olumlu bir gelişme ancak eğitim gerçekleşmesinin hâlâ düşük olması ve özellikle kızların okula gönderilmeyişi reel sonuçları düşürüyor.
İnsanların aldıkları eğitim yıllarını artırmanın yolu bir taraftan eğitime harcanan parayı artırmak (hem kamu hem özel) hem de eğitim konusundaki tercihleri olumlu yönde değiştirmek için aileleri ve çocuk ve gençleri yönlendirmek. Ekonomik zorlukların gençleri eğitimden çalışmaya yönlendirmesi bir vakıa ancak “aylaklık” da bir fenomen olarak karşımızda duruyor; yani eğitimine devam etmediği halde düzgün bir işte çalışmayan ve gittikçe yüksek ücretli iş bulma şansını yitiren gençler.
Ekonomik ve sosyal açıdan gelişmiş olan ülkelerin eğitime daha çok para harcayanlardan çıktığını biliyoruz. Örneğin Avrupa’da eğitime en çok para harcayan ülkeler Finlandiya, İsveç, Almanya gibi ülkeler. Tabii eğitime para harcama ile ekonomik gelişme arasında çift yönlü bir ilişki ya da bir tavuk-yumurta ilişkisinin olduğunu düşünmek mantıksız olmaz.
Eğitebiliyor muyuz: Müfredatımız
Türkiye eğitime giderek daha fazla para harcıyor esasında. Bu hem devlet hem de özel sektör için geçerli. Milli Eğitim Bakanlığı, yıllardır Türkiye’nin en büyük bütçeli bakanlığı. Ancak harcanan para kadar önemli olan husus harcadığınız para karşılığında elde ettiğiniz sonuç. Bu konuda iyi olmadığımızı bu köşede daha evvel tartıştım. Pisa gibi bilgiye dayanmayan uluslararası karşılaştırma yöntemlerinde Türkiye’nin eğitim sonuçlarının hiç de iyi olmadığını biliyoruz. İnsanların okula gitmesi bir şey, okuldan fayda sağlayabilmesi ayrı bir şey.
Harcadığımız paranın karşılığını tam olarak alamayışımızın sebeplerinden bir tanesi müfredatımızın temellerinin “yanlış” olması. K-12 öğrencilerine gereğinden az şey öğretebiliyoruz. Çünkü, ironik olarak gereğinden çok yani gereksiz şey öğretmeye çalışıyoruz. Dahası herkese aynı şeyleri öğretmeye çalışıyoruz.
Örneğin, Ardahan’dan Çeşme’ye çocuklarımıza türev, integral, karmaşık sayıları öğretmeye çalışıyoruz. Çukurova’da tarım sektöründe çalışacak çocuğa da karmaşık sayıları öğretmeye çalışıyoruz, fen lisesinde okuyup kontrol mühendisi olacak çocuğa da. Dahası Çukurova’daki lise öğrencisine tarım ve bahçecilikle ilgili hiçbir şey öğretmiyoruz. Edebiyat kolu öğrencilerine edebiyatımızın detaylarını öğretmeye çalışıyoruz ama o öğrencilerin çoğu bir edebi çözümleme yapamıyor ya da divan edebiyatıyla ilgili birkaç dakika konuşabilecek yeteneğe sahip olamıyorlar liseyi bitirdiklerinde. Ortaokuldaki çocuklarımıza “Cebelitarık Boğazı”nı bilip bilmediklerini sormanızı isterim; evet yanılmadınız bilemeyecek çoğu. Yine, dikdörtgenin alanının nasıl hesaplandığını öğrenmiş olan aynı yaş grubuna bir bahçeyi işaret edin ve kaç metrekare alana sahip olduğunu tahmin etmesini isteyin. Şaşırmayacaksınız; hesaplayamayacak. Kısacası, müfredatın bir kez daha elden geçirilmesi gerekiyor. Çok şey öğretmeye çalışıp hiçbir şey öğretemediğimiz milyonlarca gencimiz var K-12 sıralarında.
Türkiye son yıllarda eğitime çok para harcıyor. Daha da para harcaması gerekecek. Dahası, harcadığı paranın verimliliğini yükseltmesi gerekecek.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)